5.11.2009

Saate Bakmak



varsın her şey sonraya kalsın
sonraya, en sonraya
sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil.
bir papatya ne kadar uzağı görebilirse
o kadar yakın kalplerimiz birbirine
ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik
kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik
kalemlerimizi kesilmiş çiçek sapları gibi attık
kapıları açarken birbirimize ağladık.


(ne kadar da çok severmişiz birbirimizi
sahi ne kadar da çok severmişiz
yıllarca, yüzyıllarca öpüştük
sigaralar tuttuk, içkilerin en iyisini sunduk
istersen bu gece burada kal, dedik
sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık
sık sık görüşelim, olmaz mı dedik
iyi bildiğimiz ne varsa yaptık, ayrıldık
ortada
her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)


köşedeki tütüncü silaha çevirdi sigaralarını
ödemesi çok güç sigaralara
manav yarı anlamlı güldü biz geçerken
eriklerden, çileklerden, o canım kirazlardan bile utanmadan
hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
hani rengi içimize göre değişen: mor, mavi, pembe, sarı
ilk defa merhaba dedi bir balıkçı
çırparaktan elindeki suyu ölgün bizlere
sigarası dudağında: merhaba!
ya peki biz ne dedik, ne dedik
yoldaki bir taşı şöyle bir kenara koyduk
yakamıza rastgele bir çiçek iliştirdik
su satılan dükkanlara baktık, yüzümüz cam cam ışıdı
ve leylak kokuları gibi kendi kokumuza uzandık
köşeyi döndük, bütün köşeleri hızla döndük
su birikintilerinin ağaçlandığı eski bir sokağın tarihinde
şöyle yazdı:
her şey sonraya kaldı.


(...)



Edip Cansever.

31.10.2009

Çok Aşık.




Sabah, iç sıkıntısına yorduğu kıvranmalarla uyanıyor. Gözlerinde deli bir bakış. "Deli" diye kestirip attığıma bakmayın lütfen. İfade etmekteki acizliğimi gözden kaçırmak için yeterince güçlü ve derin bir kelime bu. Yorgun. Her zaman çok yorgun. Tahminim, uyurken, ve uyuyamazken, ve rüya görürken, ve geceleri minik hıçkırıklarla uyanırken, ve dişlerini bütün gücüyle sıkarken bile ağzından fırlayıvermesinden çekindiği o ismi sayıklarken yoruluyor. Ama gündelik işlerini yapmaya inanılmaz bir kusursuzluk ve özenle devam ediyor yine de. Bu, yaşadığı iç alemi yalıtmaktaki başarısından olmalı. Daha ne kadar zaman direnebilecek bilmiyorum. Kendisi hiç bilmiyor...


Pek bir şey yemiyor.  Neyse ki, "o" kahvaltı seviyor diye kahvaltı yapıyor sadece. En sevdiği suyu bile, daha az içiyor. Teninin parlaklığını gittikçe kaybediyor. Onun gibi biri için şaşkınlık verecek kadar az bakıyor aynaya artık. Gündüzleri bir şekilde çalışarak geçiriyor da, akşamı geciktiremiyor. Akşam ellerinden kayıp gidince, her zamanki gibi geceye sımsıkı sarılıyor. Kış gecesi bile olsa, o da eninde sonunda sabaha dönüyor halbuki. Zira dediğine göre, en zoru "sabah"larmış. Sabaha kadar birikirmiş aşk. Taşıyamayacağı bir ağırlığa... Taşıyamayacağını sandığı... Nitekim habire söyleyip duruyor; "Ne kadar da güçlüymüşüm! Tanrım çok güçlüyüm!" Hep o seviyor diye dinliyor aynı şarkıları, üstüste, arka arkaya. Bazen dayanamıyorum, tanımadığım birinin sevdiği bir şarkıyı, neredeyse yüzlerce kez dinlemek zorunda kalmaya. Ama biliyorum, ve bu elimi kolumu bağlıyor; Bana ihtiyacı var. Aylardır bana sığındı, bana emanet. Zor şey "aşık" avutmak...


Yağmur başladı yine...

23.10.2009

La Fille Sur Le Pont




köprü

nehir

adéle

gabor

bıçak

sızı

iz...

3.10.2009

Ceylan Evet!




Ceylan'ın gözlerini Sevgili Kaçak 'ın orada, o kırışmış, muhtemelen tek fotoğrafında daha yakından görünce, ve sadece gözlerine odaklanınca, ürperdim. Dehşete kapıldım. Ceylan o topraklarda korkuya ve tedirginliğe doğmuş belli. Küçücük bedeniyle, nerede yaşadığının, neler döndüğünün fazlasıyla farkındaymış. Şimdi "mış"lı, "miş"li cümleler kurmak kahredici. Çocuk ve ölümü aynı cümlede anmak zorunda kalmaksa, en kötüsü...

Bu bakış bana, hafızama her zaman "dehşet"in vücut bulmuş hali olarak kodlanan o gözleri hatırlattı. Ölümün gözlerini. Ivan'ın gözlerini. Hani bilirsiniz Ivan'ı...



23.09.2009




"yani bir kunduzu karşıdan karşıya yüzdüren sezgi
nedir ben bilemem ki
..."

13.09.2009

Tamam Yavrum, Meteliğimiz Yok; Ama Yağmurumuz Var




sera etkisi deyin ne derseniz deyin
eskisi gibi yağmıyor işte yağmur.
özellikle büyük kriz zamanındaki
yağmurlar geliyor aklıma.
kuruş para yoktu ama bolbol
yağmur vardı.
öyle bir gece veya bir gün
değil,
7 gün ve 7 gece
yağardı


ve los angeles'in yağmur ızgaraları
bu kadar çok yağmuru emebilecek
şekilde yapılmamıştı
ve yağmur kalın
ve kararlı
ve düzenli yağardı
ve damlaların çatılara çarpışını
oradan da oluk oluk
toprağa akışını duyardınız
ve dolu, büyük buzdan kayalar
patlayan
oraya buraya saçılan havada uçuşan;
ve yağmur
kısaca
durmazdı


ve bütün çatılar akardı -
evin her tarafına
tencereler,
kapkacaklar serilir
tıp tıp sesleri bütün eve yayılırdı;
ve kaplar boşaltılır,
boşaltılır
ve tekrar boşaltılırdı.
kaldırımların üstünden geçerdi yağmur,
bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp
evlere girerdi.
el bezleri vardı, banyo havluları,
ve yağmur genelde tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre,
kahverengi, küçük girdaplarla
ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar
güneşli bir günde
marş basmayan arabalarla,
ve işsiz adamlar
sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların
can çekişmelerine bakarlardı
pencereleri önünden;
işsizler,
yenik bir zamanın yenik insanları
hapsolurdu evlerine
karıları ve çocukları
ve kedi köpekleriyle.
kediler ve köpekler
dışarı çıkmamak için diretir
evin garip garip yerlerine
pisliklerini bırakırlardı.
işsiz adamlar


bir zamanlar güzel olan karılarıyla
evde tıkılıp kalmış olmaktan
çıldırırlardı.
korkunç tartışmalar yaşanırdı
haciz ihtar mektupları
kondukça posta kutularına.
yağmur ve dolu, bezelye kutuları,
yavan ekmekler; kızarmış
yumurta, rafadan yumurta, haslanmış
yumurta; fıstık ezmesi
sandviçleri, ve her tencerede
görünmez bir tavuk.


babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam
her yağmurda, en iyi ihtimalle,
annemi döverdi,
kendimi üzerlerine atardım,
bacaklar, dizler,
çığlıklar
ta ki
birbirlerinden ayrılana kadar.
gebertic'em seni", bağırırdım "bi kez
daha vurursan ona öldürürüm seni!"
"çabuk bu orospu çocu'unu
çıkar burdan!"
"hayır, henri, annenin yanında kal!"
evet, bütün evler kuşatma altındaydı
fakat sanırım bizim evdeki dehşet
ortalamanın üstündeydi.
ve geceleri uyumaya çalıştığımızda
yağmur yağmaya devam ederdi
ve karanlıkta
suların odama girmemesi için
cesurca direnen penceremden
ayın yağmur sularıyla bulanık
görüntüsünü seyrederken
nuh'u hayal ederek
ve gemisini
tekrar oluyor galiba
diye düşünürdüm.


hepimiz düşünürdük
bunu.
ve sonra, birdenbire,
dinerdi yağmur.
galiba hep
sabaha doğru
5, 6 sularında dinerdi,
huzur çökerdi her yere,
ama tam bir sessizlik değil
çünkü hala devam ederdi
tip
tip
tip
sesleri
ve sonra sis ve duman
dağılırdı
ve sabah 8'de
gözleri kamaştıran sapsarı bir güneşışığı
düşerdi yeryüzüne,
van gogh sarısı
çılgın, köredici!
ve ardından
sağanaktan kurtulan
çatı olukları
güneş altında
genleşmeye başlardı:
peng! peng! peng!
ve herkes kalkıp dışarı bakardı
hala yağmuru içine çeken
bahçeler
hiç bu kadar yeşil olmamış
bir yeşil içinde
ve kuşlar
bahçelerde
deli gibi cıvıldayan kuşlar,
7 gün 7 gecedir
yere konup da
adamakıllı bir şey yiyememiş
tohum yemekten
bıkmış kuşlar
solucanların
toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi,
yarı boğulmuş solucanların.

kuşlar solucanları önce topraktan çekip
havaya kaldırır
sonra da midelerine indirirlerdi;
karatavuklar ve serçeler olurdu.
karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya
çalışır ama serçeler,
açlıktan delirmiş,
daha küçük ve çabuk,
kendi paylarını kotarırlardı.
erkekler verandada durur
sigaralarını içerlerdi,
şimdi kapı kapı dolaşıp
büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında
bulamayacakları bir
iş arayacaklarının,
büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını
çalıştırmaya uğraşacaklarının
bilincinde.
ve bir zamanlar güzel olan
karıları
banyoya girer
saçlarını tarar,
makyajlarını yapar,
dünyalarını tekrar
biraraya getirmeye çalışırlardı,
onları saran korkunç mutsuzluğu
unutmaya çalışarak,
kahvaltı için
ne hazırlasam diye
telaşlanarak.
ve radyo
okulların
açıldığını söylerdi.
ve
ardından
işte ben yine okul yolundaydım,
yollarda kocaman
su gölcükleri,
tepemde yeni bir dünya gibi
güneş
(...)



C. Bukowski

Çeviri: Cem Duran


Orjinali şahanedir. Ama tüm çevirmen ihanetine rağmen yine de en sevdiğim yağmur şiiridir bu.



11.09.2009

Açlık Çoğunluktadır.



gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır.
her kişinin ukala ömrü
yeter sanılır çiçeklenmeye
ve dünyanın karanlığından
bir aşk bahanesiyle kurtulmaya
kaçıp giden baharların anısı
elden ele devredilen bir gençlik duygusu
laleler sümbüller bütün öbür boklar püsürler
hakkım var mıdır bunları söylemeye
- vardır
güneş doğarken ve batarken
yazdan kışa girerken ve kıştan çıkarken
ve dağda ve kırda
hakkım vardır -
çünkü en azından dünyadan
dölsüz katırlar geçer
yüklü vagonlar geçer
demir yüklü şilepler geçer
yelkenleri işletenleri ve tayfalarıyla
ve onların karıları ve çocuklarıyla
ve bilinmez sanılır geleceği
bir demiryolu makasçısının.
oysa kesinlikle yazılmıştır
her sevgi kitabında
asıl olan açlıktır
çoğunluktadır.




Turgut Uyar

29.08.2009

Eğreltiotu



Hoşça kal, dedi, eğreltiotu, hoşça kal!


İlhan Berk
Delta ve Çocuk.

22.08.2009

"I Scream, You Scream, We All Scream, for Ice Cream!"



"Uzun, sıcak bir yaz." Bu betimleme için Faulkner olmaya gerek yok. Bizim gibi fanilerin günde bilmem kaç kez tekrarladığı sözler, bu abilere gelince edebi cümlelere dönüşüyor. Her neyse mevzu bu değil, ben yaz aylarını sevmediğimden bahsedecektim. En kötüsü de yaz gecelerinin kısalığı... Evet tamam çok kısalar, ama uykuya direndiğiniz oranda uzatabiliyorsunuz. Ve ben hiç bu yazki kadar uykuya nanik yapmamıştım. İşin tuhafı, onca saat hiçbir şey yapmadan durabildiğimi farkettim. Balkonda sabahladım, yarasaları ve evlerine yalpalayarak ulaşmaya çalışan sarhoşları seyrettim, gecenin serinliğinde titredim de yine de üstüme kalın bir şey almadan öylece kaldım... Evet uzun, sıcak ve sıkıcı bir yaz.


Sevgili Kaçak'ın, Zizek -ki ben kendisine bazen zevzek diyorum- röportajını yayımlamasından sonra, Bülent Somay'ın; "Filmi görmedim, çünkü nefret edeceğimden emindim. Ama şimdi izlemem gerekecek." dediği gibi, ben de alıp izleyeyim şunu dedim. Tüm önyargımla tv'yi gören en rahat mevkiye konuşlandım, açtım dondurma kutusunu. Çok kararlıydım. Ama olmadı, olamadı. 10 dk'dan fazla tahammül edemedim. Eğer izleyebilseydim, "Charlie'nin çikolata fabrikası"nın, 300 Spartalı'dan daha solcu bir film olduğu tesbitinde bulunmayı isterdim. Derken, canım Tom Waits dinlemek istedi, ki genellikle ister. Hatta bu kez dinlemek yetmedi, feci halde izlemek istedim.





Dj Zack ve acemi pezevenk Jack, sakarlıkları yüzünden işlemedikleri bir suçtan hapse düşüyorlar. Sürekli kavga eden bu iki başbelası adama hücrede tuhaf bir İtalyan turist katılıyor. Komik bir İngilizcesi var adamın. Hücre farklılaşıyor o gelince. Zack, Jack ve İtalyan kaçmaya karar veriyorlar. Ormandan ve Jarmusch'un siyah beyaz kadrajında şiire dönüşen bir bataklıktan geçip, yollarını sonsuza kadar ayıran toprak yola çıkıyorlar...


"Geleneklere sadık kalan hikaye örgüsü ve peri masallarına benzediği kadar kabusları da anımsatan atmosferiyle bunu "neo-beat-kara-komedi" bir film olarak tanımlayabilirim."


Jim Jarmusch

6.08.2009

Şiir. Yeniden...



dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar!
falları grafiklerde bakılanlar siz de işitin!
külden martı doğuran odalıklar
ve kâhyalar
kara pıhtıyla damgalanmış veznelerde dili
şehvetsiz çilingirler, yaltak çerçiler
celepler ki sıvışık, natırlar ki nadan
ey hayat rengini sazendelik sanan
yırtlaz kalabalık!
dinleyin bendeki kırgın ikindiyi
hepiniz kulak verin!


güneşin
koskoca beldeye suskunluk yaygısını serdiği
yazlar yok
yok artık altında suskun yolları saklı tutan
karla örtülmüş kırların kışı
gitti giden yerine gelmedi başka biri
orada
duyumsatmadı kendini hiçlik bile
belli ki son yüzyılımız göğsümüzden
varla yok harman eden sesi uçursak
diye bize verildi
yetti bir yüzyıl böceklerde ve otlarda
soluyuş izlerimiz silmek için
ne yesek
lokmaya vurulur gibi değil
yuduma gelmiyor içtiklerimiz
dernekler toplanıyor dışta tutmak için
kanat vuruşlarını yumuşak kılan etkeni
utançlı sessizliği tanımaz kalemlerle
kapanıyor bilanço


top mermisi, kör testere
defalarca boyanmış çaput parçaları
sıkıştırdık günlerimiz arasına ki
serazat kahkahalar atalım
yapmacıktan nefretimiz
sebep olsun kavgamıza
bekleyiş arzından kovsunlar bizi
ne Yemen biraz öncemiz diyelim
ne biraz sonramız Meksika.


canı pek bir dünya son yüzyılda yaşadığımız
yüzü perdahla kavi, peçesi paramparça
üstü başı kükürtlü bu dünyadan
kancıklık
sıçradı çevirdiğimiz sayfalara
artık kimse bize haber vermeyecek
hemen şu tepenin ardında
saldırmaya hazır ve müsellâh
bir düşman taburu durduğunu
çünkü gerçekten yok
böyle bir ordu
bir düşmanımız kaldı
kendi
dudaklarımız
arasında.


biliyoruz günden güne çopurlaşan yer yuvarlağında
bizleri yan çizen birer hemşehri haline sokan nedir
çırpını çırpını giden atlardan indik
girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına
zihnimiz acizlerin şikâyeti sığacak kadar
kanırtılırken ses etmedik
öcümüz alınacak korkusuyla irkildik
kaldıysa bir soru içimizde
o da bir şey:
nerdedir yerle gök arasındaki ulak
nerde biz?


kimseden bir işaret gelmeyecek
bir melek kimsenin alnını sıvazlamasa
söylemez kimse size dünyadaki ömrü boyunca
hiç bir insana yan bakışı olmayan kimdi
kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
öğretmek için cephe nedir
kıyam etti
torunu kucağında
dönünce bütün gövdesiyle döndü
bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
bir bilinebilseydi
nedir veçhe.


dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar!
sıyırın kahkaha sırçasını cildinizden
omzunuzdan vaveylâ heybesini atın
boşa çıksın reislerin, kâhinlerin, şairlerin kuvveti
güler yüzlü olmak neydi onu hatırlayın
neydi söğüt gölgesinde gülümsemek
ağız dolusu gülmeden taşlıkta.


İ. Özel



Şiire ve tam da o bir kaç mısrasına takılıp kaldım. Sanırım dün geceydi...

Kır çiçeklerine bile yan gözle bakmayan, dönünce bütün gövdesiyle yönelen o inceliği, duyarlığı, derinliği istiyorum ben. Ama farkındayım. Bulunduğum yer oraya, -belki de- ait olduğum o yere çok uzakta, çok...


16.07.2009

Beng Beng! Feuer Frei!



Ne olduysa demin Rammstein dinlerken oldu. Bir blog enerjisi geldi ki bana sormayın. Hatta tam o an çalan şarkısını hatırlamıyorum bile, ama artık Rammstein yöntemini hep denemeye karar verdim. Bu gazla gitsem, günde 10 post yazarım valla. Yine de umarım birazdan geçer. Neyse... Müzik de bir yere kadar. Gelelim şu "mim" olayına. Hani önce Sevgili Ekmekçikız, sonra da Passive'ciğim tarafından bana doğru yollanan mevzu...

Şimdi efenim, mimi okuduğum ilk an kitap aklımdaydı zaten, tek bir isimdi, tereddütsüz ve net tek bir kitap ismi. Mim konusunu ikinci kez okuduğum, yani hemen bir sonraki saniye, "siz hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?" derken ki, "adamla/kadınla" şeklindeki cinsiyet vurgusunu farkettiğim de işler fena halde değişti. Kitabım, sadece olayın "adamla" yönü için geçerliydi. Neyse uzatmayım...


"Çiçek çıkmadı zarfın içinden, anlaşılan son dakikada vazgeçtin, çok gördün belki de."

Herhangi bir zamanda ve mekanda, havada, karada, denizde; yüzünde kekremsi bir ifade, alabildiğine sayfalara, satırlara dalmış, yerine sabitlenmiş de, en az, içinde bulunduğumuz yüzyıl bitene kadar kıpırdamayacakmış gibi duran bir adam görürsem ve elindeki kitap "Milena'ya mektuplar" ise, elim kanda olsa soluğu yanında alırım. Sessizce yaklaşırım önce, sayfa çevirirkenki kısacık göz kırpma anından faydalanıp, "şeyyy" derim; "Bunu bana mahsus mu yapıyorsunuz! Ah kimsiniz siz, gerçek misiniz?! Sizi karşıma tanrı mı çıkardı kuzum!!!" Tam olarak böyle demem tabii. Sadece tanışmak istemekle kalıp, hemen yakınına konuşlanırım ve Milena'sına; "mektuplarını, tüylerini kabartıp tetikte bekleyen bir kedinin dikkati ile okuyorum." diyen Kafka'nın "dikkati"yle izlerim bir süre... Sonra onu kaderine terkeder, oradan hızla ve saygıyla uzaklaşırım:)


"Marla! Damağındaki o küçük yara. Dilinle oynamasan hemen geçecek. Ama duramıyorsun, oynuyorsun."

Gelelim bende tanışma isteği doğuran kadın okur ve kitabına. Chuck Palahniuk'in bir kitabı, özellikle "Dövüş Kulübü" veya "Tıkanma" okuduğunu gördüğüm bir kadınla tanışmayı gerçekten çok isterim. Bugüne kadar çok duydum ama hiç gözlerimle şahit olmadığım için, şaşırır, sevinir ve bununla da yetinmeyip merakla yanına koşarım. Güzel bir sohbete başlarız belki. Kimbilir?

Neyse...


7.06.2009

Zarifoğlu



"noktanın sonuna kadar
bir sinir bir can yanmasıyla
bir parçamı
bir demir mengeneye
koyup sıkmak istiyorum mu nedir
dilimi

bir acı mı ne gerek
öyle uykum var ki
öyle istiyorum ki

o içinden marşandizler
şimşek gibi fırlayan
şehirde hemen
hat boyunda ilk tahta evde
derin yatakta
her an çığlıklarıyla
uyuyayım kıyametler
bir ejder geçsin
öyle tanıdığım
öyle canımın içinde

durup gelmeyince
morfin gibi arıyorum direnmeni
iğne üzerinde yüzün gelip
kuşatmıştı beni
ama düşündükçe korkmak
yüzünle geldiğini


ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim..."



3.06.2009

üçhaziranaltmışüç



bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın"



Hasan Hüseyin


2.06.2009

Saçmala-ma Zeynep!



güneş olmasın asla
belki, sadece seviyi aydınlatmaya ayarlı birazcık ay
rilke'nin bile bilmediği bir dehlizin
en korkunç mavi yerinde
şiir oku bana
bi şey unut da beyaz tenimde
birlikte hatırlamayalım
ayinin tam ortasında
kilise, yıkılsın üstümüze
dilsiz, mestane gibi yerin altında kaybolalım
yüzyıllar sonra belki,
kemiklerimiz bulanın ellerini yaksın


22.05.2009

"Bırak Suskunluğum Senin Şarkın Olsun!"



"akşam oldu mu duyulur yarasaların sesi.
çayırda oynaşır karayağız iki at.
hışırdar kızıl akçaağaç.
gezgin ise görür o küçük meyhaneyi yol kenarında.
şahanedir lezzeti taze şarabın ve cevizlerin.
şahanedir: çakırkeyif dolaşmak karanlık çöken ormanda.
ses verir kederli çanlar dalların arasından.
yüzüne çiğ damlar insanların.
"*


Pek kimse tanımaz onu. Rilke; onun "ulaşılamayacak şiirler"ine olan hayranlığını dile getirse de, Wittgenstein; "anlamıyorum, ama okurken bana haz veriyorlar" diyerek mirasının bir kısmını bıraksa da, Heidegger bir tek şiiri için bile sayfalar dolusu çözümlemeler kaleme alsa da, sadece bir sonbahar kısalığı ve renginde yaşayıp soluvermiş bir şairdir Georg Trakl. Masmavi, ve baktığı yeri yakacakmış hissi veren gözlerinin aksine, küçük bir çocuk tedirginliği, ama en çok da hüzünlü çizgiler taşır yüzünde.


*Şiir, Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy çevirisi; "Akşamları Kalbim" kitabından.

9.05.2009

"Mısra Terbiyecisi Haklıydı. Yanyana Getirilen Kelimelerde Bir Sır Vardı."



Bir süre önce, şiir gibi filmleri severim ben gibi ukalaca bir laf etmiştim ya hani size. Dün işte bu filmlerimden biri geldi aklıma. Öyle durup dururken değil tabii, tetikleyen bir olay olmuştu. Sırf bu yazıyı yazabilmek için, gece, filmi kısa bölümleriyle hızlıca yeniden izledim. Yazı dedimse, şimdi kalkıp size filmi anlatacak, didaktik şeyler söyleyecek değilim. Sadece filmi izlemeyenlerin kulaklarına bir fısıltı diyelim...



Dün gece, yeniden ve şiddetle anladım ki bu film, yani "Léolo", "şiir gibi film" benzetmesinin "gibi" kısmına dil çıkaracak derinlikte... Aynı zamanda çok özgün, cüretkar, erotik, tuhaf ve unutulmaz...

Replikleri "mısraların küllerine karışmış" bir film...


Masanın kısa ayağını uzatmak için altına kıstırılmaktan başka bir değeri olmayan, evdeki tek kitabı, geceleri buzdolabı ışığında okumaya çalışıp hayaller kuran bir çocuk Léolo, manyak ailesinin ortasında, "yalnızlık benim kalemdir" diyebilen, baştan ayağa düş kesilmiş bir çocuk. Öyle çok düşler ki Léolo, biz düş ve gerçek arasında ambale olurken onun büyüdüğünü bile farkedemeyiz.


"Düşlediğim için, ben o değilim" demekle kalmaz, biraz uzaktaki kızı seyrederken mastürbasyon yapan, domates tarlasındaki o Sicilyalı adamın spermleriyle, Kanada'daki annesinin aynı domateslerle dolu kasaya düşmesiyle oluştuğunu ve aslında Fransız değil bir Sicilyalı olduğunu hayal eder Léolo. Hatta o psikiyatrist;


"-Bugün ilk kim konuşacak? Neden sen konuşmuyorsun Léo?" dediğinde,
"-Benim adım Léolo Lezono! İnsan tanımadığı biri hakkında konuşamaz ki." diyecek kadar...



Léolo, ne yazık ki ömrü sadece 2 film çekmeye yetmiş Kanadalı yönetmen, Jean Claude Lauzon tarafından yönetilmiş, gerçek anlamda bağımsız bir drama-komedi. Ve şahane müzikleri hakkında sadece bir isim söylemem yeterli sanırım. Tom Waits...



"mısra terbiyecisi haklıydı.
yanyana getirilen kelimelerde bir sır vardı.
terbiyeci, kelimelerin ve imgelerin insanların hayallerinde
yeniden doğabilmesi için, mısraların küllerine karışması gerektiğine inanıyordu.
düşlemelisin Léolo.
düşlemelisin..."

6.05.2009

Dağınık Gözlü Atların Tiradı



Deniz Gezmiş'e...


ipe sapa gelmez dudak yalnızlıklarının
olgun çatlakları ;
sarmal yılan cehenneminin zührevi suikastleri
kadar mı yaklaşılabilir bir kından bir kına
akan su bıçağın ışıltısına sarılan ve kavmi sarsan
haykırışsız fırtına
tırmalarken fısıltıları.


dumanı kirleten tenin sarsak çırpınışlarında
taranırken dağlara sığınan son korkunç saçlar,
bir sesleniş olur avuç derisinden kafasını uzatan
mermer sansar.


bilemezsiniz
bilemezsiniz
biriktirilmiş kabuslardaki yangı ambarlarını;
bir devrin dünyayı ayaklandıran dağınık gözlü atları
uğultular içersinde gittiler kendi solgunluklarına.


oradaydım ayağa kalksam ihtilal olurdu
ve kurumuş bir gül gibi parçalanırdı gece
bilinçaltlarına dayadığım kırık omuzlarımda.


susmayın
susmayın
ipe sapa gelmez dudak yalnızlıklarının olgun çatlakları ;

hiçbir kuş, hiçbir kuşa adres sormaz
hiçbir kuş, hiçbir kuşa adres sormamalı!


Küçük İskender

5.05.2009





"Yıldızların türkü söyledikleri vakit gökyüzünde uçan bu mavi sineği seviyorum."




2.05.2009





Bu sabah, düne ve yaşanan olaylara dair yüzlerce kare fotoğrafa baktım. Bir kaç yıl öncesinin 1 Mayıs'ından kalma bu kare, yine bir numaram olmaya devam etti...




1.05.2009

"Kuşların Ölmediği Bir Şiir."



Lilinin bir tavşan gibi koşuşu
keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu
adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı
Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu

ben konuşmasını bilmem Lili...




Sezai Karakoç

28.04.2009



kuşlar ölür sevgilim
yaz mevsimi de olsa kuşlar ölür
tutsak bir kanat boğar havayı
başlar isyan
önce 'al beni'
sonra umutsuzca 'bırak'
bir nay sesidir duyulan

ince
kırık
sonsuz
ve kederli bir nay.



Zerrin Taşpınar


25.04.2009

L'age Mur


zincirleme...


h e y k e l l e r i s e v m e m h e y k e l t r a ş l a r y ü z ü n d e n h e y k e l t r a ş l a r d a n h i ç h o ş l a n m a m r o d i n y ü z ü n d e n r o d i n' d e n v e k a h r o l a s ı d e h a s ı n d a n n e f r e t e d e r i m c a m i l l e y ü z ü n d e n c a m i l l e c l a u d e l' e y a p t ı ğ ı k ö t ü l ü k l e r y ü z ü n d e n.


Heykel: Camille Claudel - Umutsuzluk içinde kıvranan Claudel, Rodin'le ayrılığını bu eserinde anlatır. Kendini diz çökmüş, ellerini yalvararak Rodin'e uzatmış, Rodin'i ise Berout’ye sarılmış uzaklaşmaya çalışırken betimler...

23.04.2009

Bugün 23 Nisan, İsyan Ediyor İnsan!

Eleştirel Günlük' ün çağrısı üzerine;



İnsan karanlıkta hiç bu kadar büyür mü be sevgili çocuk? Hiç böyle güzel ve kocaman hayaller kurulur mu? Hiç mi korkmadın? Hiç aklına gelmedi mi, küçücük bedenine 13 kurşun sığdıracakları?


Uyansaydın yine, bu soğuk ve yağmurlu 23 Nisan sabahı. Giyinip zoraki mavi üniformanı, titreyerek sıranı bekleyip, uygun adım; asker komutları, bandolar, antlar ve marşlar eşliğinde yürüseydin... Buna bile razıydım. Yeter ki yaşasaydın!

18.04.2009

Şiir!


yağmurda yürüyor. hiç acelesi yok.
ıslak parmaklıklar parlıyor. gizli bir
kızıllıkla kararmış ağaçlar. ağılın
bir köşesinde eski bir otobüs tekerleği.
mavi ev alabildiğine daha mavi.
hiçlik böyle aydınlanıyor demek. taşlar
düşüyor. eller kapanıyor. boş bir dosya
yüzerek yaklaşıyor nehirde. ama senin adın
belki de dosyanın öbür yüzündedir.



Yannis Ritsos
Çev: Özdemir İnce

10.04.2009

Kitap Yazmak İstesen, Hangisini Yazmak İsterdin?


"Evrenin Kütüphanecisi" Borges'in; "Cenneti kitaplık şeklinde düşleyen ben." dediği gibi, çocukken, evimizin salonunun bir duvarını baştan sona kaplayan o ceviz kütüphane de benim cennetimdi. En üstteki rafta, yetişsem bile çocuk ellerimle kavrayamayacağımı ve ağırlığını tahmin ettiğim, kalın, parlak ve gösterişli ciltli kitaplar ve Kur'an vardı. Onlara karşı saygılı bir uzaklığa razı olmuştum. Benim derdim daha çok, onların altındaki raflardı... Mesnevi'den Faust'a, Kapital'den İbn-i Haldun'un "Mukaddime"sine, James Joyce'un "Ulysses"inden Cemil Meriç'in "Bu Ülke"sine, Rilke'nin "Orpheus'a Soneler"inden Cemal Süreya'nın "Güz Bitiği" şiirlerine, Nietzche'nin "Ecce Homo"sundan Yunus Emre'ye ve muhteşem Dosto'nun tüm eserlerine kadar uzanan, keşfetmek için can attığım heyecan verici o ülke...


On yedi yaşında evden ayrılana kadar doyasıya içtiğim kaynak... Sonra yanımda götürdüğüm bir kaç kitap ile temellendirdiğim, hızla çoğalan, büyüyen kendi kitaplığım. Yazının akışı içinde aklıma ilk gelenlerle oluşuveren bu listeyle diğerlerine haksızlık etmiş olacağım biliyorum ama; Borges-Yolları Çatallanan Bahçe, Cervantes-Don Kişot, Camus-Sisifos Söyleni, Kafka-Dava, Bachmann-Malina, Sartre-Bulantı, Shakespeare-Macbeth/Hamlet/Soneler, Cioran-Çürümenin Kitabı, Bukowski-Ekmek Arası, Dante-İlahi Komedya, OğuzAtay-Tutunamayanlar, Knut Hamsun-Açlık, Hermann Hesse-Siddhartha, Paul Celan-Ölüm Fügü, Edip Cansever-Çağrılmayan Yakup, Oscar Wilde-Dorian Gray'in Portresi, Sabahattin Ali-Kürk Mantolu Madonna, Tanpınar-Saatleri Ayarlama Enstitüsü, İsmet Özel-Erbain, Pasternak-Dr. Jivago, Calvino-Görünmez Kentler, Samuel Beckett üçlemesi-Molloy/Malone Ölüyor/Adlandırılamayan, Chuck Palahniuk-Gösteri Peygamberi... Her birini büyük bir sevinç ve merakla okuyup yerleştirdim kitaplığıma. Okuma planlarıyla hareket eden biri olamadım asla. Mesela bir yazarı külliyatıyla okumadım hiç. Tamamen düzensiz, ama bir o kadar da lezzetli okumalar. Pek çoğunu yeniden/defalarca okudum. Zira kendimi bir kitabı okumuş saymam için, içimde bu şekilde yer etmesi gerekti.


Sanırım, Sevgili Tolga ve Faruk Ahmet'in yolladığı mimin yanıtına geldiğim yer, tam da burası olmalı. Bir kitap yazsaydım, bunun "Yalnızız" olmasını isterdim.


Bir yaz tatilinde, sıkıcı ve uzun bir öğleden sonra, artık büyüdüğüme karar verdim. Kendi çocuk kitaplarımın kıyısından açılıp, cesaretimin ödülü bu sonsuz ülkeyi keşfettiğim ilk kitap Peyami Safa'nın "Yalnızız"ıdır. On yaşındaydım ve bu gri kitabı -ki kastettiğim şey ayrı, kapağıda griydi- neden bu kadar sevdiğimi hiç öğrenemeyeceğim. Belki ismi ilgimi çekmişti, belki de kapağındaki yüzü görünmeyen pelerinli o yalnız adam silüeti. "Yalnızız"a ilk, diğerlerini atlayıp sadece "Simeranya" bölümlerini okuyarak başladım. Gecelerce Samim'in "Simeranya"sını hayal ederek uyudum ben. Bana ömür boyunca genellikle Kafka'da, bazı zamanlar ve de en çok Dostoyevski'de hissedeceğim huzursuzluğu ilk aşılayan kitaptı "Yalnızız". Sonraki yıllarda defalarca yeniden okudum, okudum. Her defasında içime yeni satırlarını yerleştirerek... Bu satırlarda, bende zamanla aydınlanan kitaptaki ideolojiyi, sembolleri, felsefeyi, ruh tahlillerini ve Samim'in ütopyasını her defasında artan bir hayranlıkla okudum.




"Dün sabah rüyayı devam ettirdim. Uyanık olarak Simeranya'ya ilk gidişim. Yatak odamın balkonundaki şezlonga uzanmıştım. Görünmez bulutların kararttığı bir sonbahar akşamı. Çürümüş insan eti renginde bir gök yüzünün zemini üstünde ağaç dallarının uçları hafif bir rüzgarla sallanıyordu. Gözlerimi kapadım. Rüyayı hatırlamaya çalışıyordum. Kendimi bir yelkenlide buldum. Yanımda bir de klavuzum vardı. İki tarafı ağaçlıklı bir dereye girdik. Bu sefer daha ağır gidiyorduk. Suda ve kıyılarda bizden başka hiç kimse, hatta canlı mahluk yoktu. Yelkenlimizin hiç bir rüzgar ve hava cereyanı olmadan yürümesine şaşırıyordum. Sadece yırtılan suyun sesi duyuluyordu."

***

"Yine salon tenha ve karanlık. Yine gözleri yaylı kapının buzlu camlarında uzayıp kısalan gölgelere dikildi. Yine onların arasında sağa sola kayan donuk pırıltılar. Yine ikide bir sallanan kanat, hafif bir gıcırtı ve beklemenin yerini alan yabancıları. Yine arzuyu fırçalayan ve gururu buruşturup atan bir sabırsızlık. Camda uzayan ve genişleyen bir gölgenin, tam ona benzemek üzere iken, anlaşılmaz hangi bulanık çizgi ve kımıldanış farkıyla ondan ayrılmasının verdiği hayal kırıklığı. Birbirinin üstünden kayıp giden sıkıntı anlarının bazen tükenmezlik ihtimalini düşündüren sonsuzluk vehmi ve dehşeti."


Resim: Carl Spitzweg

1.04.2009

Ben Eskiden Nisan Filan Takmazdım.




"düzeni yok voltamın nisanda mıyız
yemyeşil bir dal kalbime bulaşıyor."*


Yine baharmış hani, bir Nisan ayı, şair böyle demiş hücresinden. Gerçi ben mevsimlere inanmam, dolayısıyla Nisanı suçlamak istemiyorum, ama "Z" tipi hücreme bulaşan/uzanan yemyeşil dala da engel olamıyorum. Uzanmakla kalsa iyi. Üstünüzden ırak olsun, bi tuhaflık, bi sersemlik. Birine sorsaydım, kesin "bahar halleri" derdi. Benim de güleceğim gelirdi de, "bahar halleri de ne demekmiş" diye sormaktan son anda vazgeçer, "hı hı" diye geçiştirirdim. Sormadım da zaten...

Tamam endişelenmeyin, çiçekli böcekli bahar yazısı filan yazmayacağım. Yalnız nasıl anlatsam, hani böyle yerinde duramaz insan, kahretsin ki yapacağı hiçbir şey de yoktur aslında, hayat saçma ve sapandır da, aynı zamanda yaşanası gibi de geliverir arada. Cümleleriniz düşüktür, kafanız karışık, biraz da başınız döner...


*Nevzat Çelik

30.03.2009

"Karşılaşma"


Birkaç gün önce çok sevgili bir arkadaşım mail yollamış, bütün inceliği ve güzelliği ile şey demiş; "Bu sıralar şiire merak sardım ve ben senin seçtiğin şiirleri çok seviyorum". Sağolsun sonra da "yaz yaz yaz!" diye tempo tutmuş. Zaten ben de buraya şiir yazmak için bahane arıyorum ya, pek işime geldi doğrusu.

Hem iyidir şiir, evet! Küsersin, nefret edersin, terkeder gidersin; kuyruğunu kıstırıp geri döndüğünde, bütün baş belası halinle, fırtınanla, sisin pusunla kabul eder, sorgusuz-sualsiz bağrına basıverir...


"donmuş tarlalardan geçiyorduk bir vagonla şafakta.
kızıl bir kanat havalandı karanlığın içinde.


ve birden koşarak bir tavşan geçti yoldan.
içimizden biri eliyle gösterdi bize.


aradan çok zaman geçti. artık ikisi de sağ değil,
ne tavşan, ne de tavşanı eliyle gösteren adam.


ah sevgilim, nerdeler, nereye gidiyorlar
elin çakıp sönüşü, koşunun hızı, çakıl taşlarının hışırtısı.
çektiğim acıdan değil, meraktan soruyorum."



Czeslaw Milosz
Çev: Cevat Çapan

21.03.2009



"-Kürtçe biliyor musun?

-Hayır.

-Peki o halde neden ağlıyorsun?

-Abi bu türküye ağlamak için ille Kürtçe bilmek mi gerek!?"



20.03.2009

Kuğu


Budi Gölü üzerinde kuğu avlıyorlardı. Hem de gaddarcasına. Kayıklarla gizli gizli yaklaşıyor, sonra birden son hızla küreğe asılıyorlardı. Kuğular tıpkı albatroslar gibi, uçuş durumuna kolayca geçemezler; önce, su yüzeyinde kaya kaya uçmak zorundadırlar. Uçuşun başlangıcında koca kanatlarını çok zor kaldırabilirler. Böylece hemen yakalanır ve kalın sopalarla da işleri oracıkta bitirilir.

Bana öyle bir kuğu getirdiler ki, canlıdan çok ölüye benziyordu. Dünyada eşi bulunmayan bu kuş türünün en güzellerinden, siyah boyunlu kuğulardandı: Kar beyazı bir karın ve siyah ipekliye bürünmüş bir boyun, turuncu bir gaga, kırmızı gözler.

Bu olay, Puerta Saavedra'da denize yakın bir yerde geçiyordu.

Bana verdiklerinde yarı-ölü durumdaydı gerçekten. Yaralarını temizledim ve boğazına küçücük ekmek ve balık kırıntıları tıkıştırdım. Yediği her şeyi çıkarıyordu. Bununla birlikte yavaş yavaş yara berelerinden kurtulmaya, benim kendisinin dostu olduğumu anlamaya başladı. Ve ben de onun sıla özleminden kıvrandığını görüyordum giderek. Bunun üzerine, bir gün koca kuşu kollarımın arasına alıp caddelerden geçerek ırmağa götürdüm. Benim biraz uzağımda yüzüyordu. Avlanmasını çok istiyor, ona dipteki çakılları, üstünde güneyin gümüş rengi balıklarının kayarcasına ilerlediği kumu işaret ediyordum. Onun bakışlarıysa ta uzaklardaydı.

Böylece her gün, yaklaşık yirmi gün boyunca, onu ırmağa götürüp getirdim. Kuğu neredeyse benim boyumdaydı. Bir öğle sonrası, yine oldukça dalgındı, yanımda yüzmeyi sürdürüyor, yeniden avlamayı öğretmek istediğim sivri sıçanlarla ilgilenmiyordu bile... Çok sakindi o gün; eve götürmek için yeniden kollarımın arasına aldım. Onu göğsümün hizasına getirerek tuttuğumda, bir şeridin, kol genişliğinde siyah bir hortumun, yüzümü hafifçe yalayarak yuvarlandığını hissettim. Bu, onun yılan gibi kıvrılarak düşen uzun boynuydu.


Böylece öğrendim ki, kuğular üzüntüden öldüklerinde, öldüklerini hiç belli etmiyorlardı...


Pablo Neruda
"Yaşadığımı İtiraf Ediyorum"
Çev: Ahmet Arpad

16.03.2009

Savaşma Bloglaş!

"Marla, sigarasını kolunun yumuşak ve beyaz etinde döndürürken, 'Yan cadı, yan!' diye bağırıyor. "


Hay Allah! Sevgili Kaçak kendi atıldığı mim dalgasının içine beni de çekmek istemiş. Canı sağolsun, zevkle... Yalnız bu defaki mimin konusu pek bi iç gıcıklayıcı, yani, varlığını Türk varlığına emanet etmesi gereken kadın bir bloggerın görmezden-duymazdan gelip, hanım hanımcık ve de susarak geçiştirmesi münasip gelen bir konu. Lakin ben susmayaciğim.

Yazı, diğer milyonlarca boyut gibi, üstelik son derece de estetik bir sevişme düzlemi olabilir bence. Zaman zaman kelimeler, harfler, noktalama işaretleri ruhunuzun en erojen noktalarına saldırıya geçip, tuttukları mekanı arsızca dürtebilirler. Bu durum son derece görecelidir bittabii, kiminin kılını bile kıpırdatmayan, bir satır, önsöz, dipnot, yayımlanan bir şarkı, bir şiir, bazen sadece bir mısra, gayet iddiasız görünen bir metafor, güzel ama küstah bir imge, minicik bir yorum veya bazen sadece bir ünlem işareti, bir diğerimiz için inanılmaz derecede kışkırtıcı olabilir. Anlayacağınız üzre buradaki "kışkırmak" fiili tamamen mimin konusuyla alakalı anlamında kullanılmıştır. Bazen orada gizlice duran ama görünmeyen sözcükler de olabilir veya aslında hiç yokturlar belki, ama yazar, satır aralarını iyi okuyan bir okura rastlar da, bu, sadece ikisi arasında sır olarak da kalabilir, kimbilir? Belki ayyuka da çıkabilir...

Daha önce de muhtelif zamanlarda mimlenmiş biri olarak, "ayy höff konu itibariyle en çok bunda zorlandım, blog kardeşliği diye bir şey var canım ve ben blog kardeşime sırf yazdıklarından dolayı bile olsa o gözle bakamam" diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz efenim. Valla bal gibi de bakarım. Hehe...

Sevgili Kaçak, iyi ki beni mimledi, değilse yazacağım filan yoktu buralara. "E bişiler karaladın tamam da, hani konunun nihayetinde beklenen yanıt" diyeceksiniz şimdi. Ha orada durun derim işte! Bu sorunun yanıtı içimde kalacak efenim, sonsuza kadar hem de:)

Şimdi, benim açımdan bir ilke imza atıp bu mimi başkalarına yollamak istiyorum diyecektim, istedim de, hatta birkaç isim bile vardı aklımda...Ama Kaçak'tan aldığım bu mime gözüm gibi bakıp, pamuklara sarıp sarmaladıktan sonra, ani bir karar değişikliği ile, postaya vermekten vazgeçip, sandığın dibine fırlatıyorum... Siz okuduktan sonra tabii:)

13.03.2009

Teleandregenos


"Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı"ndan...


adam ve kadın
bir ömür boyunca
paralel çizdiler.
aynı yapılardan çıkıp
aynı sokaklardan geçip
aynı yollarda gezdiler.

hiç mi

birbirlerine aykırı düşmek istemedi
bu iki çizgi?
hiç mi
birbirini kesmek geçmedi
içlerinden?

ben orasını bilmem.

bildiğim,
günlerine birlikte başladılar
birlikte bitirdiler
aynı çarşaflar üzerinde
birbirlerine paralel
gecelerini birlikte geçirdiler.

hiç mi

içlerinden
zikzak çizme isteği
geçmedi?
gerçekten bu iki çizgiden hiçbiri
salt ötekine dikey olsun diye
kendini asmak istemedi mi?

ben orasını bilmem.

bildiğim,
bir ömür boyunca
aynı tavır, aynı yüz,
aynı vücut, aynı ses,
aynı koku, aynı nefes.

hiç mi
yalnız kalmak isteği
iliklerine işlemedi?
hiç mi
öğürmek gelmedi
içlerinden?

ben orasını bilmem

bildiğim,
bu iki çizgi
o raydan ayrılmadan
kömürlerini bitirdiler
yitirdiler ömürlerini
bir cehennem azabı içinde yitirdiler.

hiç mi
elleri
birbirinin elinden başkasına değmedi?
içlerinde bi kez olsun
başkalarıyla paralel çizmek tutkusu
filizlenmedi mi?

ben orasını bilmem.

bildiğim
sonsuzda bile birleşemedi
bu iki çizgi,
toplum
birbirine paralel
mezarlara yatırdı
bu iki cinsi.

yani bu iki çizgiden
hiçbiri hiç
özgürlük nedir,
mutluluk nedir
bilemedi mi?

ben orasını bilmem

peki bu köleliği
kendileri mi istediler ki?
değilse
bunun sorumlusu kimdi?

ben orasını bilmem
dedim

bildiğim,
bu iki çizgi
birbirine zincirliydi.


Adam Şenel

6.03.2009

"Bırak ruhunun mutfağında uyuyayım bütün gece..."



Sevgili blogum, seni ne kadar ihmal ettiğimin farkındayım. Sana her geldiğimde, yazmaya tam niyetlendiğimde, Bunuel filminden bir sahne gibi, eyleme en yakın yerde donup kalıyorum. Bilirsin beni, vefasızlık, ilgi eksikliği filan değil bu, sadece ruhumu zaman zaman bütün yoğunluğuyla saran aylaklık. Tamam kızma! Sözcükleri süslemeden yeniden söylüyorum; Bildiğin tembellik yahu... Ama söz veriyorum, döndüğümde üzerine yazmak için öyle şiirler seçeceğim ki, beni affedeceksin. Benim olduğun için tanrıya teşekkür edeceksin:)



Başlık: The Doors

22.02.2009

...



"çok geniş bir çayırda yürüyorum, yürüyorum
ezilen otlar gibiyim
ezilen otlar gibiyim ayaklarımın altında
kendi ayaklarımın
nedense
bu böyle hoşuma gidiyor."


Edip Cansever

19.02.2009

"V"oilà


Bir kaç gündür, bazı sevgili blog arkadaşlarımızla bir sinema muhabbettidir gidiyor. Sinema her zaman, her yerde, popülerlik vasfının hakkını iyi verebilen capcanlı bir sanat dalı. En durgun ve ölü ortamları bile sohbet konusu haline geldiğinde hareketlendirebilecek bir güce sahip. Festivaller, vizyondan yeni inen filmler, vizyona yeni çıkanlar, iyi veya kötü eleştiriler, eleştirmenler, oyunculara dair magazin haberleri vs. derken...Bu sohbetlerin her sonrasında, sinemaya ne kadar farklı bir yerinden tutunduğumu yeniden farkediyorum. Dünyanın bu en canlı, renkli, hızlı sanatı mevzu bahis olunca, ne kadar eski kafalı, romantik, obsesif ve yavaş olduğumu her defasında yeniden yüzüme vuruyorum. Peki ben aslında bu durumdan şikayetçi miyim? Elbette hayır! Hatta bu durumdan, sinemadan alınabilecek maksimum hazzı alıyorum. Tamamen hislerimle belirleyip izlemeye karar verdiğim çok az sayıdaki filmin, çok azına da, ciddi biçimde bağlanıyorum. Sonrası bitmek bilmeyen ruhsal bir şölen...

Gece, bu filmlerden benim için en önemlisini epeydir ihmal ettiğimi ve kanımdaki seviyesinin bir hayli düştüğünü farkettim ve tv'ye yine şöyle bir burun kıvırıp geçtikten sonra, dvd'lerin içine hızla dalıp, "V for Vendetta"yı buluverdim. Zira hayatım boyunca -yine ve hala- hiçbir filmde, bu şiirsel anarşi masalını izlerkenki kadar heyecan ve mutluluk duy(a)madım. Vizyona girdiği günden beri hakkında söylenen, yazılan, konuşulan olumlu veya olumsuz onca şey bir yana, ben bu filmdeki atmosfere hayranım. Ruhumda bir yer, ele avuca sığmaz, ama aynı zamanda çok ince bir yer, bu filmle örtüşüyor ve doyuyor. Wachovski biraderlerin önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum...


Bugün size de hatırlatayım istedim...





"-Sana bir armağanım var Evey, ama bunu vermeden önce bir şey isteyeceğim, benimle dans eder misin?


-Şimdi mi? Devrim gecesinde dans mı edeceğiz?

-"Dans etmeden yapılan devrim, yapılmaya değer değildir."

-Çok isterim..."


17.02.2009

"Tyler'la Aramızdaki Tek Ortak Nokta Aynı Parmak İzlerine Sahip Olmamız, Ama Bunu Kimse Anlamıyor."



Ne çok zaman olmuş buraya yazmayalı. Aslında sürekli yazdım ben, ucu bucağı görünmeyen, alfabeye gelmeyen, kimsenin görmediği içsel satırlar...Kurduğum devasa cümlelere, paragraflara şaşırdım hatta,
parmaklarım sızladı, kalbim tekledi, yoruldum...Ancak o zaman farkettim, karşımda konuşan ve benim dinler gibi görünmek zorunda olduğum bir dünya, o dış dünyaya ait insanlar olduğunu. Bu içsel kargaşamla ilgilendiklerini veya bundan rahatsız olduklarını sanmıyorum. İçsel sözcüklerimin, harflerimin hiçbirini veya sadece ucunu köşesini bile dışarı sızdırmadıkça sorun yok. Üstelik aksine, insanlar bayılıyorlar bu "sessiz ve güzel" maskeye. Onlara kalırsa ölene kadar bununla dolaşmalıyım. Belki en iyi bu oturuyor yüzüme, ondan, zira ben de takarken hiç zorlanmıyorum. Ne bir fazlalık, ne eksiklik, tam bir uyum. Girintiler çıkıntılar, daha maskeyi yaklaştırırken karşı konulamaz bir çekim alanına girip, öper gibi, sarmalar ve kavuşur gibi rahatça yerleşiyorlar. Yalnız bazı zamanlar, sadece bir yer, maskenin dokunduğu tek bir yer inceden sızlıyor, burnumun direğine denk gelen tam orası...




9.02.2009

Bernard Kendine Dedi Ki;


“Ay için düzenlenmiş tümceler neydi? Ve aşk için düzenlenenler?.. Ölüme hangi adı vereceğiz?.. Bilmiyorum...Sevgililerin kullandıkları türden küçük bir dil gerekli bana...Şimdi utku türkümü yükselteyim. Şükürler olsun yalnızlığa... Yapayalnız olayım. Şu varlık örtüsünü düşüreyim ve fırlatıp atayım, şu küçücük bir solukla gece gündüz değişen bulutu, bütün gece boyunca, bütün gün boyunca...Burada otururken değişiyordum. Gökyüzünün değişmesini izledim. Bulutların yıldızları kaplamasını, yıldızları özgür bırakmasını, sonra yine yıldızları kaplamasını gördüm...Artık onların değişmesine bakmıyorum. Kimse görmüyor beni ve artık değişmiyorum. Şükürler olsun yalnızlığa ki gözün baskısını kaldırdı. Yaşamın kısalığını ve baştan çıkarmalarını çok iyi duyuyorum.”



Virginia Woolf / Dalgalar
Çev: Oya Dalgıç

6.02.2009

"Ah Güzel Sırrı Abim Benim"



En son, başbakanın Davos çıkışından ve daha da öncesi, Gazze'nin ekrana yansıyan en kanlı gününden beri televizyon izlememiştim. Bu akşam, bu sıkıcı cuma akşamı, kumandayı elime ümitsizce alıp gezinmeye başladım. Adını ilk kez duyduğum yeni kanallar, hızla atladığım saçma sapan yarışmalar, haber kanallarına postu serip bıkıp usanmadan ahkam kesen abiler/ablalar, vıcık vıcık magazin programları arasında sersem sepelek gezinip, tam vazgeçecekken, onun yüzünü gördüm. Ve aman tanrım, yüzünde yine o güzel, içten gülümsemeyle Sırrı Süreyya Önder ekranda. Çok şanslıyım; sen kırk yılda bir ekran başına geç ve dünyanın en hoş sohbet adamlarından birine rastgel. Gerçi programın evsahibi konumundaki beylere önce çok kızdım, zira hiç fırsat vermediler. Ama sonra anladım ki yayın yeni başlamış. Sözü Sırrı Süreyya Önder'e muzipçe ama çok içten ve sevgiyle, "şeyhimiz" diyerek verdiler. Sonrası, muhteşem bir sohbet. Bu coğrafyada yaşanan absürd halleri, ince espri anlayışı, doğallığı ve yerinde tesbitleriyle, o güzel şivesiyle, öyle doyulmaz bir üslupla anlattı ki, "Akıl ve vicdan bu toprakları çoktan terketti" veya "Bu ülkenin genetik kodu, güce biattır" dediğinde bile umutsuzluğa kapılamadım.


Farkettim ki Sırrı Süreyya, doğduğu, aklı erdiği, yaşadığı dönem içinde bu topraklarda insanlık utancı ve faşizm adına ne yaşanmışsa, sanki hafızası gibi ve bu acıları filmleriyle, yazdıklarıyla, söyledikleriyle umarım hep yaşatacak ve unutturmayacak.


Bittiğinde ancak aklıma geldi; program yeni miydi, yoksa tekrar mıydı? Farketmez, Sırrı Süreyya Önder'in orada olması yeterdi ve ben seviyordum bu güzel insanı.

Geldim


oraya geldim -
oradan gittim:
öylesine yakındık ki.

dalından kopardığım yeşil elmanın
iki yarısı değil
hepsini yediğin kendisi gibi.

içinden geçtiğimiz kokulu karanlığı
delip geçen parlak ışığım gibi.

koyu yeşillikler içindeki evin
gözümüze çarpıveren
sarı sıcak penceresi gibi.

ayaklarımızın altında kıpırdanan
serin denizin parıltıları gibi.

öylesine yakınız ki
oraya geldim -
orada olacağım.

yorgun musun?
yattın mı?

uyu -
düşünme beni.



Oruç Aruoba

3.02.2009

"Mim"

Kısacık blog hayatımın üçüncü "mim"ine maruz kalmış bulunmaktayım. İlki Sevgili Metin Bey'den "kahve" konulu bir yazıydı. Ama, aslında pek de tanımadığım blog aleminde gördüğümden biraz farklıydı, zira yazım onun malikanesinde yayınlanmış ve bu durum beni feci halde heyecanlandırmıştı. İkincisi yine bu gibi, Sevgili Ekmekçikız'ın "aşk romanları" konulu "mim"iydi. Ve bu mim, aynı zamanda blogumun ilk yazısına neden oldu.

Bu sıralar en yakınımdaki kitabın, 161. sayfasının 5. cümlesi mi demiştiniz. Aynı anda iki kitap okuyor olduğum için, işte buyrun;


"Azrail'e can teslim etmek kolay mı?"*

"Ve siz, bayım, hiç durmadan seyahat mi edersiniz?"**


*Kadından kentler - Murathan Mungan, Metis yayınları.
**Faust - Goethe, I. cilt, çev: Genç Osman Yavaş, Bordo&Siyah.


Kadından Kentler, ülkenin başka başka şehirlerinden, çok farklı, ama bir o kadar da tanıdık kadın hikayelerinin anlatıldığı bir kitap. Alıntıladığım cümle, yazarın; "Dünya onu şaşırtacak bir yer olmaktan çoktan çıkmış gibi, hayata vereceği cevaplar her zaman hazırdı." diye tanımladığı Hayat Hanım'ın hikayesinden...


Diğeri, özleyip yeniden, gayet hazlı ve de hızlı bir okuma yaptığım, ama aksine bazı bölümlerinde fazlaca oyalandığım, malumu olduğunuz edebi bir şaheserden. "Bahçe" sahnesi, bu soruyu soran Marthe'ye Mefistofeles'in şu yanıtıyla devam eder;


"Ah, işte iş ve vazifedir bizi buna zorlayan!
Ne acılarla kimi yerleri terk ederiz,
ve yoktur asla kalmanın olanağı!"

30.01.2009

Şiir Gibi Filmleri Seviyorum Ben, Western Bile Olsa...



"her gece ve her sabah
doğar bazıları acıya.
her sabah ve her gece
doğar bazıları tatlı hazza.
doğar bazıları tatlı hazza,
doğar bazıları sonsuz geceye.
yönlendiriliriz bir yalana inanmaya
göz'ün içinden görmediğimizde,
ki bir gece doğmuştur,
can vermek için bir gecede,
ruh uyurken ışık huzmelerinde..."*




Kızılderili, sedir ağacından kanosuna, kutsal bir ayinin ağır ve saygılı hareketleriyle yerleştirir beyaz adamı. Aynı, o ölü ceylanın yanındaki teslimiyetiyle uzanır kanoya William Blake. Son yolculuğun hüznü çöken nehrin dingin sularına, yaralı beyaz adamın damarlarından akan kan karışır. Ve gözlerindeki son kare, sanki nehir ayaklarının altından doğuyormuş gibi duran bilge rehberinin, karanlık adamın kurşunlarıyla yere yıkıldığı an'dır. Sonrası yoktur, sonrası; yüzlerce yıl önce yaşamış bir şairin ruhuyla birleşen "Hiçkimse"nin yükselişidir. Sedir ağacından kano, sonsuzluğa akar...

“Kalbinin yanında beyaz adamın metali var. Kesip çıkarmaya çalıştım, ama çok derinde. Bıçak kalbini kesebilir ve ruhunu özgürleştirebilir, aptal beyaz adam...”

“- Artık ayrılma zamanı William Blake. Geldiğin yere geri dönme zamanı.
- Cleveland’ a mı?
- Ruhların geldiği ve geri döndüğü yere. Dünya artık seni ilgilendirmeyecek.”





Dead Man, sonuna kadar sadık kaldığım, repliklerini neredeyse ezberlediğim, dönüp defalarca, bıkıp usanmadan izlediğim filmlerden sadece biri. Aslında filmlerimden bahsetmeye, önem sırasına göre başlamış olsaydım, bununla başlamamam gerekirdi, sadece içimden öyle geldi...


Dead Man, siyah-beyaz, durağan, şiir gibi repliklerin ve fotoğraf karelerinin akıp gittiği bir Jim Jarmush filmi. Film boyunca inişli çıkışlı ton değiştiren Neil Young müziğiyle bezenmiş ironik bir western. Filmin, izleyicide
bıraktığı sessizlik duygusunun aksine altmetinleri hayli dolu. Ezilmiş, katledilmiş, kültürleri yok edilmiş kızılderililer kadrajın beyaz, sistemin patronları, katilleri, bekçileri ve o tekinsiz kasaba siyahı yani Amerika'yı simgeliyor. Bundan belki, Jarmush Hollwood'da tutunamamış, dışlanmış bir yönetmen.


William Blake, batıya iş başvurusu için gelen bir muhasebeci. İş hayali suya düşünce o ürkütücü kasabada biraz fazla oyalanır. İstemeden birini öldürecek kadar fazla. Batıya yöneldikçe Amerika'nın gerçek ve pis yüzüne bulaşır ve yolu bilge bir kızılderiliyle, "Nobody" ile kesişir. Nobody, bir zamanlar Avrupa'ya satıldığı dönemde adını duyduğu şair William Blake'in ruhunun, bu yalnız, ve şair Blake gibi yaşadığı toplumdan dışlanmış kovboyun bedeninde, kurtarıcı olarak yeryüzüne yeniden indiğine inanır...


Filmin bence en etkileyici sahnesinin kahramanlarından biri olan ölü ceylan, Amerika'nın yok ettiklerini simgeliyor. Kısacası Dead Man, Jarmush'un, Amerika'nın kanlı geçmişine, değer yargılarına, duruşuna saldırdığı, üstelik bunu şiirsel ve aynı zamanda alaycı bir üslupla yaptığı filmi.

*William Blake/Masumiyet Kehanetleri

26.01.2009





"işte bugün, böyle titrek ellerle
belirsiz bir kayıta koyuyorum prizmamı."





23.01.2009

"Elsa'nın Gözleri" ve Derin Rusya'nın Kuyusuna Atılan Avukatı




Rusya'nın Çeçenistanda işlediği insani suçların simgesi dava, dün gece itibariyle tamamen kapatıldı.


"Rusya'nın 1999'dan beri Çeçenya'da işlediği suçlara sembol olarak görülen bir davada mahkûm olan eski Rus albayı affedilme yolunda. 18 yaşındaki Çeçen kızı Elsa Kungayeva'nın ırzına geçip sonra boğazlayarak öldüren albay Yuri Budanov, çok sancılı bir yargılama sonucu 10 yıl hapse çarptırılmıştı. Ancak dün Ulyanovsk Bölgesi Af Komisyonu, Budanov'un sersest bırakılmasını önerdi. Beslan'daki trajedi sonrası sadece Çeçenlere değil tüm Kafkasya'ya yönelik sert politikaları devreye sokan Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin öneriyi onaylarsa, Budanov Ulyanovsk'taki hapishaneden çıkacak. 18 yaşındaki Kungayeva, 2000'de kendi köyü Tangi-çu'da Rus askerlerince gözaltına alınmış, sorgu sırasında tecavüze uğrayıp öldürülmüştü." BBC-Moskova/ 19/09/2004



Yufka yürekli Putin tabii ki affedilme kararını onayladı ve katil Albay 11 Ocak 2009'da serbest bırakıldı. Elsa'nın avukatı Markelov ve olayı didikleyen genç gazeteci, avukatın karara itiraz edeceğini açıkladığı basın toplantısından dönerken yok edildiler. İşte böyle...

20.01.2009



"nazlan
sitem et
kırıl bana
beni geç vakit
tek başıma suya yolla
bahçede yüzünü öteye çevir
güle hayret ediyormuş gibi yap
gülümseyerek konuş da başkalarıyla
somurt, avluda sadece ikimiz kalınca
kızıp en sevecen adımlarla üst kata çık
en sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden
derinleşsin ben içerledikçe ruhumdaki sakarlık..."


19.01.2009

"Evet Kendimi Bir Güvercinin Ruh Tedirginliği İçinde Görebilirim, Ama Biliyorum Ki Bu Ülkede İnsanlar Güvercinlere Dokunmaz."


"işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm,
üstüm başım gazete..."

Üstelik Haziran değildi.


Ne zaman kaldırımda boylu boyunca uzandığı o resim gelse gözümün önüne, bu dizelerle birlikte gelir...

Yıldönümleri kimin umrunda, bir gün, tek bir gün bile unutmadık!




16.01.2009

Susku




Ben evde yokken, sakladığım odalara giriyorlar. Sandık, küf ve mandal kokan, saklandığım odalara...Eski günahlar dolmuş. Göz gözü görmüyor, oradan anlıyorum.


İki adam kıyasıya kavga ediyor. Onlar dayak yedikçe, benim gözüm/dudağım patlıyor. Kan, gözbebeklerime yürüyor. Gretel oluyor, işaret ekmeklerimi yiyen kuşları öldürüyorum. Her gece etime batan kesif kağıt kokusunu, yastığımın altında gizlediğim bir kaç mısra ile çıkarıyorum. Kirpiklerim dökülüyor.


Odalardan çıkıp, koridorda bekliyorum. Kimi beklediğimi hatırlayamayacak kadar çok bekliyorum. Tokmak dönüyor, kapı gıcırdıyor. Yabancı bir gölge süzülüyor içeri. Gözlerini, sadece karanlığa açmak istiyor belki. "Sokak lambalarından korkuyorum" diyor. Sesinde dalıyorum...Pencereleri kapatıyor, rüzgar ve ışık sızan tüm kuytuları kilitliyorum, anahtarsız. Nasıl da sisli bakıyor. Sis koyulaştıkça sevinç duyuyor, hatta biraz gülümsüyor sanki.


Tüm gücümü toplayıp, sesimin en titrek ucuyla sesleniyorum O'na. "Öyle bakma" diyorum, "sisin kanıma doluyor". Gözlerini indirip, çenesini görünmez bir kemana yaslıyor...Susuyoruz.


Resim: Hopper

15.01.2009

Komedyen



"Ünlü tiyatro sanatçısı ve komedyen Levent Kırca, yerel seçimlerde aday!" Geçtiğimiz günlerde bu haberi duyduk, okuduk, izledik, belki karşılıklı esprilerle basına ilan edilirken gülümseyenlerimiz oldu -tabii ki benim yüz mimiklerim dondu-, bazılarımız aday olduğu siyasi parti ile ilgili yorumlar yaptı vs. Ama ben her zamanki gibi Levent Kırca'yı itici ve onu değil, aday olduğu partinin genel başkanını pek bir komedyen buldum.



Bunlar bende beş adetler. İsimlerinin yanında "tiyatro oyuncusu ve komedyen" yazan, aşağı yukarı aynı yaşlarda beş adam. Tiyatro oyuncusu sıfatlarına, hiçbir söz söyleyemem veya bunun dışında belki bilip-bilmediğim değerli özellikleri de vardır. Ama komedyenlik kısmı beni geriyor. Bana "komedyen" kelimesinin sadece mecazi anlamını çağrıştırıyorlar. İnsan "Türkiye'nin en iyi komedyenlerinden" denilen şahısları izlerken bu kadar gerilir mi yahu? "İzlerken" fazla, zira görmeye bile tahammül edemiyorum. Diğerlerini merak eden olursa diye, isimlerini sayayım; Metin Akpınar, Ferhan Şensoy, Ali Poyrazoğlu, Müjdat Gezen. Bunun psikolojide bir karşılığı var mıdır acaba, hani "koulrofobi" gibi filan? Bilmem, ben yaşadığımı bilirim sadece:)