30.01.2009

Şiir Gibi Filmleri Seviyorum Ben, Western Bile Olsa...



"her gece ve her sabah
doğar bazıları acıya.
her sabah ve her gece
doğar bazıları tatlı hazza.
doğar bazıları tatlı hazza,
doğar bazıları sonsuz geceye.
yönlendiriliriz bir yalana inanmaya
göz'ün içinden görmediğimizde,
ki bir gece doğmuştur,
can vermek için bir gecede,
ruh uyurken ışık huzmelerinde..."*




Kızılderili, sedir ağacından kanosuna, kutsal bir ayinin ağır ve saygılı hareketleriyle yerleştirir beyaz adamı. Aynı, o ölü ceylanın yanındaki teslimiyetiyle uzanır kanoya William Blake. Son yolculuğun hüznü çöken nehrin dingin sularına, yaralı beyaz adamın damarlarından akan kan karışır. Ve gözlerindeki son kare, sanki nehir ayaklarının altından doğuyormuş gibi duran bilge rehberinin, karanlık adamın kurşunlarıyla yere yıkıldığı an'dır. Sonrası yoktur, sonrası; yüzlerce yıl önce yaşamış bir şairin ruhuyla birleşen "Hiçkimse"nin yükselişidir. Sedir ağacından kano, sonsuzluğa akar...

“Kalbinin yanında beyaz adamın metali var. Kesip çıkarmaya çalıştım, ama çok derinde. Bıçak kalbini kesebilir ve ruhunu özgürleştirebilir, aptal beyaz adam...”

“- Artık ayrılma zamanı William Blake. Geldiğin yere geri dönme zamanı.
- Cleveland’ a mı?
- Ruhların geldiği ve geri döndüğü yere. Dünya artık seni ilgilendirmeyecek.”





Dead Man, sonuna kadar sadık kaldığım, repliklerini neredeyse ezberlediğim, dönüp defalarca, bıkıp usanmadan izlediğim filmlerden sadece biri. Aslında filmlerimden bahsetmeye, önem sırasına göre başlamış olsaydım, bununla başlamamam gerekirdi, sadece içimden öyle geldi...


Dead Man, siyah-beyaz, durağan, şiir gibi repliklerin ve fotoğraf karelerinin akıp gittiği bir Jim Jarmush filmi. Film boyunca inişli çıkışlı ton değiştiren Neil Young müziğiyle bezenmiş ironik bir western. Filmin, izleyicide
bıraktığı sessizlik duygusunun aksine altmetinleri hayli dolu. Ezilmiş, katledilmiş, kültürleri yok edilmiş kızılderililer kadrajın beyaz, sistemin patronları, katilleri, bekçileri ve o tekinsiz kasaba siyahı yani Amerika'yı simgeliyor. Bundan belki, Jarmush Hollwood'da tutunamamış, dışlanmış bir yönetmen.


William Blake, batıya iş başvurusu için gelen bir muhasebeci. İş hayali suya düşünce o ürkütücü kasabada biraz fazla oyalanır. İstemeden birini öldürecek kadar fazla. Batıya yöneldikçe Amerika'nın gerçek ve pis yüzüne bulaşır ve yolu bilge bir kızılderiliyle, "Nobody" ile kesişir. Nobody, bir zamanlar Avrupa'ya satıldığı dönemde adını duyduğu şair William Blake'in ruhunun, bu yalnız, ve şair Blake gibi yaşadığı toplumdan dışlanmış kovboyun bedeninde, kurtarıcı olarak yeryüzüne yeniden indiğine inanır...


Filmin bence en etkileyici sahnesinin kahramanlarından biri olan ölü ceylan, Amerika'nın yok ettiklerini simgeliyor. Kısacası Dead Man, Jarmush'un, Amerika'nın kanlı geçmişine, değer yargılarına, duruşuna saldırdığı, üstelik bunu şiirsel ve aynı zamanda alaycı bir üslupla yaptığı filmi.

*William Blake/Masumiyet Kehanetleri

26.01.2009





"işte bugün, böyle titrek ellerle
belirsiz bir kayıta koyuyorum prizmamı."





23.01.2009

"Elsa'nın Gözleri" ve Derin Rusya'nın Kuyusuna Atılan Avukatı




Rusya'nın Çeçenistanda işlediği insani suçların simgesi dava, dün gece itibariyle tamamen kapatıldı.


"Rusya'nın 1999'dan beri Çeçenya'da işlediği suçlara sembol olarak görülen bir davada mahkûm olan eski Rus albayı affedilme yolunda. 18 yaşındaki Çeçen kızı Elsa Kungayeva'nın ırzına geçip sonra boğazlayarak öldüren albay Yuri Budanov, çok sancılı bir yargılama sonucu 10 yıl hapse çarptırılmıştı. Ancak dün Ulyanovsk Bölgesi Af Komisyonu, Budanov'un sersest bırakılmasını önerdi. Beslan'daki trajedi sonrası sadece Çeçenlere değil tüm Kafkasya'ya yönelik sert politikaları devreye sokan Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin öneriyi onaylarsa, Budanov Ulyanovsk'taki hapishaneden çıkacak. 18 yaşındaki Kungayeva, 2000'de kendi köyü Tangi-çu'da Rus askerlerince gözaltına alınmış, sorgu sırasında tecavüze uğrayıp öldürülmüştü." BBC-Moskova/ 19/09/2004



Yufka yürekli Putin tabii ki affedilme kararını onayladı ve katil Albay 11 Ocak 2009'da serbest bırakıldı. Elsa'nın avukatı Markelov ve olayı didikleyen genç gazeteci, avukatın karara itiraz edeceğini açıkladığı basın toplantısından dönerken yok edildiler. İşte böyle...

20.01.2009



"nazlan
sitem et
kırıl bana
beni geç vakit
tek başıma suya yolla
bahçede yüzünü öteye çevir
güle hayret ediyormuş gibi yap
gülümseyerek konuş da başkalarıyla
somurt, avluda sadece ikimiz kalınca
kızıp en sevecen adımlarla üst kata çık
en sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden
derinleşsin ben içerledikçe ruhumdaki sakarlık..."


19.01.2009

"Evet Kendimi Bir Güvercinin Ruh Tedirginliği İçinde Görebilirim, Ama Biliyorum Ki Bu Ülkede İnsanlar Güvercinlere Dokunmaz."


"işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm,
üstüm başım gazete..."

Üstelik Haziran değildi.


Ne zaman kaldırımda boylu boyunca uzandığı o resim gelse gözümün önüne, bu dizelerle birlikte gelir...

Yıldönümleri kimin umrunda, bir gün, tek bir gün bile unutmadık!




16.01.2009

Susku




Ben evde yokken, sakladığım odalara giriyorlar. Sandık, küf ve mandal kokan, saklandığım odalara...Eski günahlar dolmuş. Göz gözü görmüyor, oradan anlıyorum.


İki adam kıyasıya kavga ediyor. Onlar dayak yedikçe, benim gözüm/dudağım patlıyor. Kan, gözbebeklerime yürüyor. Gretel oluyor, işaret ekmeklerimi yiyen kuşları öldürüyorum. Her gece etime batan kesif kağıt kokusunu, yastığımın altında gizlediğim bir kaç mısra ile çıkarıyorum. Kirpiklerim dökülüyor.


Odalardan çıkıp, koridorda bekliyorum. Kimi beklediğimi hatırlayamayacak kadar çok bekliyorum. Tokmak dönüyor, kapı gıcırdıyor. Yabancı bir gölge süzülüyor içeri. Gözlerini, sadece karanlığa açmak istiyor belki. "Sokak lambalarından korkuyorum" diyor. Sesinde dalıyorum...Pencereleri kapatıyor, rüzgar ve ışık sızan tüm kuytuları kilitliyorum, anahtarsız. Nasıl da sisli bakıyor. Sis koyulaştıkça sevinç duyuyor, hatta biraz gülümsüyor sanki.


Tüm gücümü toplayıp, sesimin en titrek ucuyla sesleniyorum O'na. "Öyle bakma" diyorum, "sisin kanıma doluyor". Gözlerini indirip, çenesini görünmez bir kemana yaslıyor...Susuyoruz.


Resim: Hopper

15.01.2009

Komedyen



"Ünlü tiyatro sanatçısı ve komedyen Levent Kırca, yerel seçimlerde aday!" Geçtiğimiz günlerde bu haberi duyduk, okuduk, izledik, belki karşılıklı esprilerle basına ilan edilirken gülümseyenlerimiz oldu -tabii ki benim yüz mimiklerim dondu-, bazılarımız aday olduğu siyasi parti ile ilgili yorumlar yaptı vs. Ama ben her zamanki gibi Levent Kırca'yı itici ve onu değil, aday olduğu partinin genel başkanını pek bir komedyen buldum.



Bunlar bende beş adetler. İsimlerinin yanında "tiyatro oyuncusu ve komedyen" yazan, aşağı yukarı aynı yaşlarda beş adam. Tiyatro oyuncusu sıfatlarına, hiçbir söz söyleyemem veya bunun dışında belki bilip-bilmediğim değerli özellikleri de vardır. Ama komedyenlik kısmı beni geriyor. Bana "komedyen" kelimesinin sadece mecazi anlamını çağrıştırıyorlar. İnsan "Türkiye'nin en iyi komedyenlerinden" denilen şahısları izlerken bu kadar gerilir mi yahu? "İzlerken" fazla, zira görmeye bile tahammül edemiyorum. Diğerlerini merak eden olursa diye, isimlerini sayayım; Metin Akpınar, Ferhan Şensoy, Ali Poyrazoğlu, Müjdat Gezen. Bunun psikolojide bir karşılığı var mıdır acaba, hani "koulrofobi" gibi filan? Bilmem, ben yaşadığımı bilirim sadece:)

12.01.2009

Keçi Yolu



Keçi yoluyum

sana

tam

a
k
ş
a
m

o
l
u
r
k
e
n




İlhan Berk
Şeyler Kitabı / Ev

10.01.2009

"Müzikal Nakışlar"



"Yıkayamam fakat kederli satırları."* ama yine de yaşamak, yazmak, okumak, unutmak, beynine kazımak, dirilmek, ölmek, neşelenmek bazen, ama asla ümidini kaybetmemek istiyor insan. Çaresizliğin en acımasızını yaşasak ve Gazze giderek daha çok canımızı acıtsa da, zaman hükmünü sürmeye devam ediyor.
Gece, okurken uykuya dalıvermemi kolaylaştıracak bir şiir kitabı ararken, elim çok sevgili bir adamın kitabının üstünde takılı kaldı. Tam da bu sıralar sık sık akla gelen bir isim, Edward Said. Yaz aylarında okuduğum bu müzikal kitaba, yeniden, ama bu kez farklı bir gözle ve beni oku diyen satırları, önceden aşina olmanın kurnazlığıyla yakalayarak çok hızlı bir okuma yaptım.


"Müzikal Nakışlar" Türkçe'ye Gül Çağlar Güven tarafından çevrilmiş. Akademisyen, yazar, yirminci asrın en etkileyici entelektüellerinden biri ve iyi bir piyanist olan Said, kitabı üç seminerinin içeriğinden oluşturmuş. Said seminerlerinde fikirlerini müzik kayıtları ve bazen de piyano pasajlarıyla desteklediğini yazıyor. Okuyucu için imkansız olan bu durumu, sanırım kısmen de olsa yaşatabilmek için, Beethoven, Brahms ve Wagner gibi bestecilerin eserlerinden nota örnekleri vermiş. Ama bu kadarı bile benim için imkansız.


Günümüzde büyük besteci ve icracı çıkmamasından yakınıyor, müzik dinleyicisi içinse; -Adorno'nun düşüncelerine ilaveten- negatif görüş bildiriyor, dinleyicinin performansa katılım konusunda donanımsız oluşu gibi...Klasik müziğin toplumsal tabakalara burjuva tarafa baskın yansımasından bahsederken; "Çünkü proletarya, kendisini müzikal bir özne olarak oluşturma durumuna asla formüle edemedi veya proletaryanın bunu yapmasına izin verilmedi." demiş. Kitabın bu bölümünde, bence edebi ve çok hoş bir tesbitte de bulunmuş, "Aslına bakılırsa iyi müzisyenlerin çoğunun parmak uçlarında, dudaklarında ya da yüreklerinde, elleriyle icra ettiklerinden çok daha fazla müzik var."


Kitabın "Müzikte ihtilalci unsurlar" bölümününde, gündem nedeniyle bu defa çok ilgimi çeken yerler takıldı gözüme. Mesela Wagner'in anti-Semitist tutumu yalnızca siyasal değil, entelektüel anlamda da çok şiddetli bir muhalefetle karşılanmış. Nazizmin yükselişinden yıllar önce ölmesi bile bunu değiştirmeye yetmemiş. Said buna örnek vererek; Zubin Mehta'nın yakın geçmişteki tek bir performansı hariç "Wagner İsrail'de icra edilemez, aslına bakılırsa, icra edilmesi yasaktır" diyor. Müziğin toplumsal ve siyasal baskılardan etkilenişimine ve asıl, siyasal çifte standartlara bazı örnekler vermiş. Mesela, Lenni Brener'in yayınladığı "Zionizm in the age of the dictators" İsrail yetkilileri ve Üçüncü Reich arasındaki gizli ilişkileri anlatırken beklenen tepkiyi almaz, ama aynı ilişkilerin anlatıldığı sanatsal bir yapıt, Jim Allen'ın aynı konuda sahnelediği tiyatro oyunu "Perdition" yasaklanır ve Salman Rüşdi'yi savunan entelektüellerin yok denecek kadar azı Allen'ın yanında yer alır.


Son bölüm benim gibi sığ bir müzik dinleyicisine, anlayamacağı kadar ağır gelse de, başlığı çok hoşuma gitti. "Melodi Yalnızlık ve Onaylama." Bu bölümde çok hoşuma giden bir de itirafı var; "Ne zaman ki son yıllarda Arap kültürüne yeniden ilgi duymaya başladım, onu (Ümmü Gülsüm'ü)yeniden keşfettim."


* A. Puşkin





5.01.2009



Artık
hiçbir şeyin
önemi
yok!

Söz bitti.

Dünya durdu
İnsanlık öldü!


4.01.2009

"My Words But a Whisper - Your Deafness a Shout."



Üşüyerek uyandım bu sabah. Hatta üşümekten uyandım. Zaten hayli sıcak olan evde, hiç yapmadığım kadar kalın giyinip, istemeyerek kalktım yataktan.
Pofuduk terliklerimi bulup giydim. Çay demledim ve yanında ne olduklarını hatırlamadığım bir şeyler yedim. Aç olduğumdan değil, sırf ısınmak için. Sık sık, fincanı avucumda sıkıştırıp ellerimi ısıtmaya çalıştım. Çayın buharına eğildikçe yüzüme yayılan sıcaklığa inat, tekrar doğrulduğumda, ıslanan kirpiklerim sanki buz tuttular.

Isınmalıyım...Ateş yakmalıyım. Evet evet ateş yakmalıydım! Önce elime geçirdiğim ilk kurşun kalemle saçlarımı Japon usulü toplayıp, hamur yoğurdum. Fırının sıcaklığı, ısınan tellerin kızıllığı hoşuma gitti, ısınacak mışım gibi geldi. Sonra, sanki yüzlerce, binlerce poğaça şekillendirdim. Çamurla oynar gibi, irili-ufaklı, şekilsiz, boyutsuz, biçimsiz; zeytinli, acı ezmeli, peynirli poğaçalar pişirdim. Mutfağın camı buğulandı.

Bütün bunlar olurken, -aklıma nereden esdiyse- Jethro Tull dinledim hep. Thick as a brick, Aqualung, Heavy horses, A passion play, Bourre, The whistler... Ian Anderson'ın flütünün ilahi sesiyle bile ısınamayınca, ancak o zaman anladım bunun tensel bir üşüme olmadığını...Vazgeçtim ısınmaya çalışmaktan. Üşüyorum...

3.01.2009